•••MERALCİKK•••

•••MERALCİKK•••

Hakkımda

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Meralcikk

Kategorilerim


Bannerler

Meralcikk


Dost Bannerler

MiBlog
It's All About Me Me Me
Mylittlesweetheart
Mylittlesweetheart

Eğer bannerini burada görmek istiyorsan "124x54" boyutunda,bu boyuttan küçük bir banner hazırLayıp yorum yazman yeterLi oLacaKıR !!Lütfen "124x54" boyutunu fazla aşmayın!

Arkadaşlarım

mmelikee

asenagirl

pembelimerve

milkgirl

liveblog

busra1994meral

3sekerkiz

winxaysegul9

yusufuz

gruphepsi9

benimmerkezim94

kitapdelileri

grubhepsifangulcin

esragirl05

kittymrl

mel1997

eceileecem

frovver

bluegirll

melikee97

monobass

busrakizindiyari

cicikizlar66

gslimeral

turkce247

5cicikiz


7/11/2007 - DOLMABAHÇE SARAYI MÜZESİ

Kategori: MUZELERIMIZ



Sarayın bulunduğu yöre, 17. yüzyıla kadar Boğaziçi’nin koylarından biriydi. Bu bölgenin Altın Post`u aramaya çıkan Argonotlar`ın efsanevi gemisi Argos’un demirlediği, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında Haliç’e indirmek üzere gemilerini karaya çıkardığı yer olduğu ileri sürülür.
Osmanlılar Dönemi`nde kaptan paşaların donanmayı demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapılageldiği doğal bir liman görünümünde olan bu koy, 17. yüzyıldan başlayarak dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi’ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiştir.

Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahlar tarafından yaptırılan köşk ve kasırlarla donatılan Dolmabahçe; zamanla "Beşiktaş Sahil Sarayı" adıyla anılan bir saray görünümü kazanmıştır. Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Döneminde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız olduğu gerekçesiyle 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri atılmıştır.

Yapımı, çevre duvarlarıyla birlikte 1856 yılında bitirilen Dolmabahçe Sarayı 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana yapısı dışında onaltı ayrı bölümden oluşmuştur. Bunlar saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, camhane, dökümhane, tatlıhane gibi işliklere uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlara ayrılmış yapılardır. Bu yapılar arasına Sultan II. Abdülhamid Döneminde (1876-1909) Saat Kulesi ve Veliahd Dairesi arka bahçesindeki Hareket Köşkleri eklenmiştir.

Dönemin önde gelen Osmanlı mimarları Karabet ve Nikogos Balyan tarafından yapılan sarayın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu ise; padişahın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmıştır.

Tüm yapı, bodrumla birlikte üç katlıdır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin batı etkilerine karşılık bu saray, bu etkilerin Osmanlı ustalarca yorumlanmış bir uygulamasıdır. Öte yandan, gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan saraya, 1910-12 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m2’lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti vardır. Döşemelerin ince işçilikli parkelerinin üstünde, önce sarayın dokumevinde, sonra da Hereke’de dokunmuş 4454 m2 halı serilidir.

Padişahın devlet işlerini yürüttüğü Mabeyn; işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı’nın en önemli bölümüdür. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst katla bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekanı oluşturmaktadır. Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunmaktadır.

Harem ve Mabeyn bölümleri arasında yer alan Muayede Salonu; Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek ve en görkemli parçasıdır. 2000 m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Salon, bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmakta, böylelikle soğuk mevsimlere rastlayan törenler daha sıcak bir atmosferde yapılabilmekteydi. Geleneksel bayramlaşma töreni günlerinde, Topkapı Sarayı’nda bulunan altın taht bu salona getirilerek kurulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırdı. Galeriler ise elçilik görevlilerine, Saray Orkestrası’na, bay ve bayan konuklara ayrılmıştı.

Dolmabahçe Sarayı’nın Batı etkileri altında, Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekan yapısında "Harem"in eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir. Ancak Topkapı Sarayı’nın tersine, Harem, artık saraydan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir.

Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü`ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlarla geçilmektedir. Bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır. Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyeler Bölümü, Kadınefendi odaları, Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

Günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bütün birimleri restore edilmiş ve ziyarete açılmış bulunmaktadır. Saray’ın değerli eşyalarının sergilendiği iki “Değerli Eşyalar Sergi Salonu”, Milli Saraylar Yıldız Porselenleri Koleksiyonu’ndan örneklerin yer aldığı “İç Hazine Sergi Binası”, genellikle Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’nun bölüm bölüm ve uzun süreli sergiler biçiminde izleyicilere sunulduğu “Sanat Galerisi”, bu galerinin alt katında sarayın çeşitli objeleri ve mimari süslemelerinden alınmış kuş motiflerinin fotoğraflarından oluşan sürekli serginin bulunduğu tarihsel koridor, Mabeyn Bölümü’ndeki Abdülmecid Efendi Kütüphanesi, Dolmabahçe Sarayı’nın başlıca sergileme birimlerini oluşturmaktadır.

Sarayın hemen girişinde bulunan eski Mefruşat Dairesi’nde Kültür-Tanıtım Merkezi yer almakta ve Milli Saraylar’ın çeşitli yerlerinde sürdürülen bilimsel çalışmalarla tanıtım etkinlikleri bu merkezden yönlendirilmektedir. Öte yandan, yine bu merkezde çoğunluğunu 19. yüzyıla yönelik yayınların oluşturduğu bir kitaplık kurularak araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Öte yandan Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal/uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



7/11/2007 - TOPKAPI SARAYI

Kategori: MUZELERIMIZ

TOPKAPI SARAYI

 
.
 
Topkapı Sarayı
İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460 - 1478 yılları arasında yaptırılan ve zamanla yeni eklemelerle genişletilen Topkapı Sarayı, yaklaşık 380 yıl imparatorluğun yönetim merkezi ve padişahların evi olarak kullanılmıştır. Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasından sonra terk edilen Saray, önemini her zaman korumuştur. Sultan I. Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde özel izinle Saray'ın bazı bölümlerin ziyarete açıldığı bilinir.
 
Dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişi Topkapı Sarayıdır. Atatürk’ün emri ile 1924 yılından beri müze olarak kullanılmaktadır. Konumu Halic’i , Boğaziçi’ni ve Marmara denizi gören, çok gözel manzaralı, İstanbul’un ilk kuruluş yeri olan bilinen akropol tepesidir. Tarihi İstanbul üçgen yarımadasının en uç noktasında, 5 km.yi bulan surlarla çevrili, 700.000 m2 özel araziye sahip bir kompekstir. İstanbul’un fethini 1453’te gerçekleştiren genç Fatih Sultan Mehmet, İmparatorluk tahtını bu şehre taşımıştı. Kurduğu ilk saray şehrin ortasında bulunmaktaydı. 1470’lerde yaptırdığı ikinci saraya, önceleri yeni saray, yakın tarihlerden beri de Topkapı Sarayı denilmektedir. Burası, tarihte bilinen diğer Türk sarayları gibi, klasik bir Türk sarayıdır. Değişik fonksiyonları olan, ağaçlarla gölgelendirilmiş, biribirini takip eden ve abidevi kapılarla ayrılmış avlulardan oluşmuştur. Fonksiyonel yapılar bu avluların çevresine serpiştirilmiştir. Saray, kurulduğu çağdan başlayarak Sultanların yaptırdığı birçok değişiklik ve eklemelerle sürekli gelişmiştir. Sultanların 1853’te gösterişli Dolmabahçe Sarayına taşınmaları ile resmi saraylıktan çıkmış ve hızla harap olmaya yüz tutmuştu. Cumhuriyet döneminde 50 yılı aşan sürekli onarımlar Topkapı Sarayını eski sade güzelliğine kavuşturmuştur. Sarayda sergilenen müze parçalarının pek çoğu dünyada eşi-benzeri olmayan şaheserlerdir. Saray olarak kullanıldığı devirlerdeki fonsiyonları, tarihteki diğer saraylara göre oldukça değişiktir. Burası imparatorluğun tek sahibi Sultanın resmi ikametgâhı olmakla beraber, resmi devlet işlerinin merkezi, bakanlar kurulunun toplantığı, devlet hazinesi, darphanesi ve arşivlerinin bulunduğu yerdi. İmparatorluğun en yüksek öğrenim kurumu, Sultanın ve devletin üniversitesi de sarayda bulunurdu. Osmanlı Türk İmparatorluğunun kalbi, beyni ve her anlamdaki tek merkezi burasıydı. Kuruluşundan epey sonra da sultanların özel haremleri de bu saraya yerleştirilmişti. Osmanlı Türk İmparatorluğu Türklerin tarihte kurduğu 16 bağımsız devletten en uzun ömürlü ve en geniş topraklara sahip olanıdır.
622 yıl süren bu dev imparatorluk Akdeniz’i ve Karadeniz’i çevreleyen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca hüküm sürmüştür. Değişik ırk ve değişik dinlerden pek çok ulusu idaresinde birleştirmiştir. Tarihte böylesine geniş topraklara bu kadar uzun süre hükmeden diğeri de Roma İmparatorluğudur. Osmanlı Türk İmparatorluğunda 36 Sultan hüküm sürmüş ve 16. yy. başlarından itibaren, halifelik ünvanı ile de, İslam dünyasının dinsel hükümranlığını üstlenmiştir. Sarayda Sultanın özel avlusunda bulunan okulda eğitimini tamamlayan yetenekli memurlar, geniş imparatorluğun yönetimi ve örgütlenmesinde büyük bir sadakatla başarı göstermişlerdir. Vezir ve sadrazamların pek çoğu bu okulun mezunları idi. Topkapı Sarayında gün ışığı ile başlayan hayat her adımda, her durumda, büyük tören ve katı protokol kurallarına bağlı idi. Asırları bulan kökleşmiş gelenek ve göreneklere herkesin uyması şarttı. Bu husus imparatorluğun çöküş devrinde bile kati kuraldı. Batı dünyası protokol usülleri, daima bu sarayın kurallarının etkisinde kalmıştır. Topkapı Sarayının sahil köşk ve pavyonları geçen yüzyıl sonlarında tahrip olmuşlardır. Değişik çini, ağaç işleri ve mimari üslupları, Topkapı Sarayında Türk sanatının gelişmesini, üslup farklarının uyumunu en güzel şekilde gösterir.
 
Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağlı Şerifler Yalısı Sultan I.Abdülhamit döneminde yapılmış selamlık köşktür.

BİRİNCİ AVLU

Sarayın birinci avlusuna Bab-ı Hümayun diye bilinen İmparatorluk kapısından girilir. Kapı dışındaki anıt çeşme 18. yy. Türk sanatının en güzel örneklerindendir. Birinci avluda saray fırınları, darphane, muhafız alayı, odun depoları ve aşağıdaki düzlüklerde özel sebze bahçeleri yer alırdı. Sarayın ilk yapısı Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzeleri de bu avludadır. Girişi takiben solda 6. yy. Bizans eseri olan Aya İrini Müzesi yer alır.

İKİNCİ AVLU

Topkapı Sarayı Müzesinin ana girişi, ikinci kapı olan Bab-üs Selam, orta kapıdır. İkinci avlu devlet ve hükümetin yönetim merkezidir. Yalnızca sultanların at bindiği bu avluda, halktan resmi işi olanlar, özel ödeme günlerinde maaşlarını alan yeniçeri temsilcileri, elçi kabulleri ve devlet törenleri yapılırdı. 5-10 bin kişinin mevcut olabildiği törenlerde, tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü bilinir. Sultanların katıldığı tören ve olaylarda imparatorluk tahtı bu avlunun diğer yanındaki kapının önüne yerleştirilir ve bir saygı ifadesi olarak tüm katılanlar elleri önlerinde kavuşmuş olarak dururlardı. Avlunun sol yanında kabinenin toplandığı yönetim bölümü yer alır. Sarayın tek kulesi de buradadır. Devlet adaletinin bu divanda dağıtılmasından dolayı buraya Adalet Kulesi denilirdi. Bu kuleden bütün İstanbul ve liman gözetlenebilirdi. Kulenin tek girişi harem kısmında bulunmaktadır.

HAREM

16 yy. ortalarına kadar şehrin başka semtindeki Eski Sarayda yerleşikti. Topkapı Sarayı Haremi dar uzun koridorlar, küçük iç avlular etrafına serpiştirilmiş 400 kadar odadan oluşmuştur. Burası çağlar boyunca değişikliklere uğrayarak gelişmiştir. Sultanın annesi, kız, erkek kardeşleri, ailenin diğer fertleri ve geniş aileye hizmet eden cariye ve harem ağalarının bulunduğu evin özel bölümü durumunda idi Harem. Dışarıya kesinlikle kapalı olan bu özel, Harem bölümü için asırlar boyu pek çok öyküler anlatılmıştır. Sultana ve ailesine hizmet verecek cariyeler, çeşitli ırkların en güzel ve sıhhatli kızları arasından seçilir veya hediye edilirlerdi. Çocuk yaşta hareme giren kızlar yıllar süren kati disiplin içinde yetiştirilillerdi. Saray usullerini öğrendikten sonra, belirli sınıflara ayrılmış bu cariyelerden sultanın gözüne girebilenler, onun karısı bile olabilirdi. İmparatorlukta kraliçe unvanı yoktu. Haremin bütün idaresi sultanın annesinin elinde idi. Zenginlik ve ihtişamın yanında dedikodu, kin ve sultana daha yaklaşabilmek için mücadele, yaşamın bir parçası idi. Yeni bir sultanın tahta geçişi, eski sultanın hareminin bir başka saraya gönderilmesine sebep olurdu. İdaresi ve kişiliği zayıf sultanlar devirlerinde harem kadınları ve harem ağalarının yönetime etkileri ve çevirdikleri entrikalar hemen ortaya çıkardı. Bütün güzellikler, entrikalar ve çirkinlikleri ile birlikte haremde yaşam, çağdaşı kadın dünyasından üstün bir yaşam şekli idi. Harem bölümünün ancak bir kısmı ziyarete açıktır. Hareketli ve renkli eski günlerinin tam tersine loş koridorlar, boş odalar ziyaretçinin ancak hayal gücünde canlanabilir. Harem gezisi sultan annesine tahsis edilen bölüm ile 40 odalı kısımdan başlar. Büyük hamam ve kubbeli, geniş sultan salonu sonraki bölümlerdir. Her münasip yere çeşme ve ocak yerleştirilmiştir. Enteresan çeşmelerin aktığı havuzlu, büyük salon 16. yy. şahane çinileri ile süslü olup, III. Murat devri eseridir. Küçük kütüphane odasına ve çok enteresan meyve ve çiçek resimleri ile bezeli “yemiş odasına” salonun dip tarafından girilir. Harem turunun sonunda gezilen iki 16. yy. odası, camları güzel vitraylar ve duvarları zengin dekorla kaplıdır. Bu çift oda şehzadeye tahsis edilmişti.

SİLAH KOLEKSİYONU VE DİVAN ODASI

Geniş saçaklı “Divan-ı Hümayun” bölümünün yanındaki büyük yapı devlet hazinesi idi. 8 kubbeli bina eski silahların modern biçimde sergilendiği zengin bir koleksiyondur. Sultanların kullandığı zırh ve silahlarla, saray ve ordu mensuplarının değişik çağlarda kullandıkları silahlar, diğer ülkelerden ele geçirilenlerle birlikte teşhirdedirler. . Hükümet üyelerine tahsis edilmiş Divan bölümü yanında sarayın tek kulesi Adalet Kulesi yükselir. Divan toplantıları Sadrazam başkanlığında toplanan Vezirler ve katipler ile yapılırdı. Sultanlar toplantıya katılmaz ancak, duvarda harem bölümüne açılan yüksek, perde ile kapalı bir pencereden toplantıyı dinleyebilirdi. Elçi kabullerinde ziyafet sofrası bu salonda kurulurdu.

MUTFAKLAR VE PORSELEN KOLEKSİYONU

İkinci avlunun sağ tarafında 20 bacalı saray mutfakları yer alır. Sarayda mevcudu 12.000”i geçen Çin ve Japon porselenlerinin 2500 kadarı bu bölümde sergilenmektedir. Buranın mutfak olarak kullanıldığı günlerde sayıları 1000’i geçen aşçı ve yardımcıları, sarayın değişik bölümlerine tahsis edilmiş yemekleri pişirip, gönderirlerdi. Günümüzdeki porselen teşhiri kronolojik ve modern bir sergidir. Dünyanın en zengin koleksiyonunun seçilmiş parçalarıdır. Mutfakların bir bölümü eskisi gibi muhafaza edilmiş, diğer bölümünde de İstanbul işi porselen eşya ve cam işi teşhire sunulmuştur. Ayrı bir bölümde gümüş eşya ve Avrupa porselenleri koleksiyonu yer alır. Eşsiz Çin seledonları giriş sağ salondadır. Mavi beyazlar, tek ve çok renkli porselen teşhirleri, Japon porselen salonu ile nihayetlenir. Helvahane bölümünde günlük yaşamda kullanılan madeni kapkacak, kahve takımları, tombaklar sergilenmektedir. ÜÇÜNCÜ AVLU Üçüncü avluya Bab-üs Saade denilen, Ak Hadım Ağaların kontrol altında tuttuğu, ancak özel izni olmayan hiç kimse geçemediği kapıdan, Sultanın özel avlusuna girilirdi. Saray Üniversitesi, Taht Odası, sultanın Hazine Dairesi ve Kutsal Emanetler bölümü bu kısımda yer alırdı. Sultanlar elçi kabullerini Taht Odasında yapar, yüksek devlet memurları ile de burada görüşürlerdi. Giriş karşısındaki taht odası hizmetkârları, güvenlik nedenleri ile sağır ve dilsiz kimselerden seçilirdi. Sultanın çeşitli, değişik hizmetlerini gören subay rütbeli personel aynı zamanda saray okulunun ileri gelenleriydi. Avlunun ortasında bulunan 18 yy. III Ahmet Kütüphanesi Barok üslubunun Türk mimarisine uyumunun tipik, güzel örneğidir.

ELBİSELER

Avlunun sağ yan bölümünde teşhir edilen sultan elbiseleri koleksiyonunun, dünyada bir benzeri yoktur. Özel saray tezgâhlarında, elde yapılmış kumaşlardan dikilen elbiseler 15. yy.dan beri itina ile bohçalanıp, özel sandıklarda saklanmış olup tamamı 2500 kadardır. İpek, altın ve gümüş simlerle işlenmiş elbiseler yanında, Türk Sanatının şaheserleri olan Sultanların kullandığı ipek halı, özel seccade örnekleri de teşhir edilmektedir.

HAZİNE

Topkapı Sarayı müzesinin hazine koleksiyonu dünyanın en zengin, bir numaralı koleksiyonudur. 4 odada teşhir edilen eserler otantik ve orjinaldir. Değişik yüzyıllardaki Türk mücevherat işçiliğinin şaheserleri, Uzak-Doğu, Hint ve Avrupa eserleri ile birlikte seyredenleri büyüler. Hazine Bölümü sergilemesi 2001 yılında modernize edilerek değiştirilmiştir. İlave bir ücret ile gezilebilen bölümde ilk odada Osmanlı İmparatorluğunun değişik çağlarda kullandığı biri som altın kaplamalı diğeri benzersiz mine ve kıymetli taşlarla süslenmiş, bir diğeri abanoz ağacı ve üzerine fildişi kakma motifli, ötekisi bağa ve sedef kakmalı, kıymetli taşlarla süslü dört taht ve sultanların nadide taşlarla süslü sorguçları, iri taşlı zümrüt askıları yer alır. İkinci odada Rus-Çin-İran-Hind el işi güzel eserler, devlet madalyonları sergilenmektedir. Üçüncü salon vitrinlerini Yeşim, tutya ve neceften yapılma eşsiz eserler, bir 16 yy. merasim miğferi, her biri 48 kg som altından yapılan iki büyük şamdan süsler. Dördüncü salonda merasim kılıç ve hançerleri, takı ve yüzükler yanında Sarayın sembolü Topkapı hançeri, Kaşıkçı Elması, III Mustafa’nın süslü zırhı ve altın üzeri değerli taşlarla süslü beşik sergilenmektedir. Üçüncü odayı dördüncüye bağlayan, Boğaziçi’nin girişine ve Asya sahiline hakim şahane manzaralı bir balkon vardır.

SAAT KOLEKSİYONU BÖLÜMÜ

Kutsal emanetlerin yanındaki oda, dünyanın en zengin koleksiyonudur. Giriş sağ tarafında Türk sanatkârlarını saatleri yer alır. Çok değerli duvar ve masa saatleri, cep saatleri 16-19. yy.lar arası tarihlenir. Değişik markalar saraya hediye edilmişlerdi. Salonun en büyük saati 3.5 metre boyunda ve 1 metre eninde İngiliz malı olup, içinde bir org vardır. Cep saatleri arasında Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz’lerin portreli saatleri enteresandır. Kubbeden aşağıya sarkan kuş kafesinin altı enteresan, mineli bir saattir.

KUTSAL EMANETLER BÖLÜMÜ

16 yy. Mısır’ın fethini takiben saraya getirilen İslam'ın kutsal emanetleri o tarihten beri bu bölümde muhafaza edilmektedirler. Emanetlerin sergilenmesinden önce, bölüm Taht Odası olarak kullanılmıştı. Kubbeli odaların duvarları çinilerle kaplıdır. Hz.Muhammed’in kılıçları, yayı ve değerli bir kutu içerisinde muhafaza edilen hırkası koleksiyonun önemli parçalarıdır. Odadaki büyük, süslü işlemeli, kubbeli kafes gümüşten mamuldür. Diğer oda vitrinlerinde Peygamberin, mührü, sakal kılları, mektup ve ayak izleri sergilenmektedir. İlk el yazma Kuranlardan birisi, Kâbe’nin anahtarları, önemli kişilerin kılıçları diğer eserlerdir.

SULTAN PORTRELERİ GALERİSİ

Kutsal Emanetler bölümü ile Hazine arasında, müze müdüriyetinin bulunduğu önü sütunlu binadadır. Büyük salonda zaman, zaman değiştirilen sergiler yer alır. Topkapı Sarayı Müzesinde zengin, değişik belgeler, kitaplar, minyatürler, yazı takımları gibi kıymetli eserler bulunmaktadır. Bu nadide parçalar buradaki salonda zaman içerisinde sergilenir. Salonun balkon şeklindeki galeri duvarlarında Sultanların yağlı boya tabloları bulunmaktadır.

DÖRDÜNCÜ AVLU

Sarayın üçüncü avlusundan koridorlar ile dördüncü avluya, bahçeler içindeki pavyonlara geçilir. Burada sarayın tek ahşap pavyonu, 17. yy. zengin işlemeli ve çinilerle süslü Bağdat ve Revan köşkleri ve nihayet saraya inşa edilen en son yapı olan Mecidiye köşkü yer alır. Köşkün alt katı ziyaretçilere ayrılmış lokantadır. Bağdat köşkünün önündeki teras Haliç, Galata bölümü ve Eski İstanbul’un kubbeler ve minarelerden oluşan eşsiz manzarasının birlikte seyredilebileceği en uygun yerdir. Saray yamaç bahçeleri halka tahsis edilmiş büyük bir şehir parkıdır.
 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



3/11/2007 - Anadolu Uygarlıkları ve Müzelerimiz

Kategori: MUZELERIMIZ

 

Müzelerin ülke tarih ve kültürünü anlatacak biçimde kronolojik bir sıraya göre sınıflandırılması pek yapılmış değildir. Aşağıda görüleceği üzere, yapılan bu çalışmayla kültür haritamız kaba hatlarıyla ortaya çıkmakta ve ülkemizde mevcut zengin uygarlıkların mozaik içindeki yerleri daha netleşmektedir. Osmanlı çağında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ülkemizde müzecilik, başlama aşamasındayken, bulunan ilk eserler önce İstanbul’daki tek müzeye taşınmaktaydı. Ankara’nın başkent olmasıyla beraber bu ilimizde Atatürk’ün teşvikiyle başlatılan müzecilik çalışmaları ve kazılar çok büyük bir hızla ilerlemiş, Anadolu’da yapılan diğer bazı kazı merkezlerinin buluntuları bu kez Ankara Müzesi’ne akmaya başlamıştır. Sonradan “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” adını alan bu müze ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri, diğer müzelerden farklı ve zengin içerikleriyle, deyimi yerindeyse “Mega Müzeler” olarak bütün ülke kültürlerini temsil edecek seviyelere geldiler.

Dünya genelinde “Tarih Öncesi Çağlar” denilince Türkiye’nin önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz. Çatalhöyük, Hacılar, Çayönü, Köşk Höyük, Truva, Alacahöyük, Can Hasan, Alişar, Karaz, Değirmentepe Beyce Sultan vb. gibi merkezler uzun süredir dünya arkeoloji literatüründe kendilerinden söz ettirmektedirler. Bunların ortak özelliği ilkel insanların kurdukları ilk uygar yerleşmeler ile tarım, konut ve çeşitli el becerileri konusunda eriştikleri seviye ve bunun ürünü olan üstün uygulamalar yani yarattıkları mimarî yapılar ve objelerdir. Dinsel inanışların, bir Ana Tanrıça kültü etrafında yoğunlaşması nedeniyle, bu tanrıçanın bolluk, bereket ve doğurganlık özelliklerini yansıtan idoller ve heykelcikler, buluntuların en dikkat çekici olanları arasında yer alır. Sözü edilen prehistorik (tarih öncesi) yerleşmelere ait eserler günümüzde elbette bu arkeolojik merkezlerin bağlı bulundukları illerin müzelerine konulmaktadırlar. Ancak yakın geçmişe kadar bu eserlerin en çok toplandığı merkez gene Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi olmuştur. Hâlen Anadolu’da Afyon, Burdur, Niğde, Kayseri, Diyarbakır, Elâzığ, Adana, Hatay müzelerinde de önemli prehistorik koleksiyonlar mevcuttur. Bunlara İstanbul’daki özel Sadberk Hanım Müzesi’ni de eklemek gerekir.  

Hitit dönemi için gene önce iki büyük müzemiz olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinden söz etmek gerekir. Ancak anıtsal heykel ve kabartmalar kadar diğer küçük kazı buluntuları ile bunlar arasında bulunan heyecan verici ünik eserlerden dolayı Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin adının sık sık “Hitit Müzesi” olarak anıldığını hatırlatalım. Bu müzede Hititlere ait bütün dönemleri ayrıntılarıyla tanıma olanağı vardır. Kazı alanlarının bağlı olduğu illerde yeni müzeler inşa edildikten sonra Çorum, Maraş, Malatya, Adana, Hatay, Gaziantep, Kayseri ve Niğde müzelerinde de Hitit seksiyonları oluşmaya başlamıştır.  

Urartu uygarlığı Doğu Anadolu’da kurulduğu için bu döneme ait eserler de doğal olarak doğu illerimizdeki müzelerde toplanmıştır. Ancak Van’da yeterli bir müze oluşuncaya kadar çeşitli yollardan elde edilen Urartu eserlerinin uzun süre Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesine taşındığını biliyoruz. Urartuların başkenti olan Van (Tuşba) ile diğer Urartu yerleşmelerinde yakın zamanlarda başlayan ve devam eden kazı buluntuları Van Müzesinde kalmaktadır. Burada ileride ayrı bir Urartu Müzesi oluşturulması gündeme gelebilir. Frig uygarlığı da sadece Anadolu’da görülür. İ.Ö. 750-500 arasında İç Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünde Orta Anadolu’da yayılmıştır. Bu bakımdan ilk kazılardan elde edilen bütün Frig eserleri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde toplanmıştır. Bunda Ankara çevresinde başta Gordion gibi önemli bir Frig merkezinin bulunmasının da elbette payı vardır. Ağaç işleme, maden ve tekstil gibi birçok sanat dalında ileri durumda olan Friglerin Anadolu’nun uygarlık mozayiğinde işgal ettiği yer dolayısıyla müzelerimizde yeterince temsil edilmesi, ülkemizin kültür tarihi bakımından önemlidir. Afyon, Eskişehir, Antalya müzelerinde de Frig buluntularına yer verilmeye başlanmıştır.

İç Ege’de Lydia bölgesi ve onun merkezi Sardes, bize Lydia uygarlığını tanıtır. (İ.Ö. 700-300) Sardes kazısı buluntuları büyük ölçüde Manisa Müzesinde görülebilir. Bazı farklı uygulamalar görülmesine rağmen güzel sanatların birçok dalında Lydialıların, Batı Anadolu’nun diğer uygarlıklarından olan İyonya, Lykia ve Karialılarla benzer yanları olduğunu, çok kez birbirlerini etkilediklerini biliyoruz. Yunan çağı öncesi olan bu dönem eserlerine, başta Manisa, İzmir ve Efes olmak üzere Milet, Didyma, Aydın, Bodrum (Halikarnasos), Uşak ve Burdur müzelerinde de rastlarız. Bu konuda İstanbul Arkeoloji Müzelerinin gene ilk sırayı aldığı söylenebilir. Arkaik çağdan başlayarak bütün Yunan (Helen) Dönemleri için İstanbul’dan sonra Batı Anadolu müzelerinde koleksiyonlar oluşmaya başlamıştır. Son yıllarda İyonya bölgesinde yapılan kazılar bu döneme ait eser sayısını artırmış, bu sayede özellikle İzmir Müzesi önemli kazanımlar elde etmiştir. Yeni buluntularla, Yunan Arkaik Çağı için Çanakkale Müzesi, özel bir konuma gelmiştir. Son yıllarda ortaya çıkarılan ve “Kız öldün” adıyla ünlenen lahit ile benzer buluntuların Arkaik Çağ için bu müzeye uluslararası bir ün kazandıracağı kesindir. 

Perslerin Anadolu’daki egemenlik dönemlerine (İ.Ö. 545-333) ait buluntular çoğalmaya başlamıştır. Şimdilik İstanbul Arkeol oji müzesinde yoğunlaşan bu dönem eserlerinin zamanla, başta Batı Anadolu olmak üzere antik yerleşme yerlerinde kazılarla ortaya çıkması olasılığı çok yüksektir. Bu dönem, uzun süre dikkate alınmamış olmasına karşın Anadolu’da bir Greko-Pers kültürel varlığının silinemeyecek izler bıraktığını kabul etmek gerekir. Unutmamak gerekir ki Nemrut Dağı’ndaki Kommagene krallarının anıtsal heykelleri vb. bazı eserlerde de Pers izleri vardır.
İ.Ö. 300’de başlayan Helenistik Dönemde İskender’den sonra oluşan kozmopolit bir Helen sanatı görülür. Helenistik çağın sanat ve kültür merkezlerinden en önemlileri, Bergama, ve Antakya (Antiokheia), Halikarnassos Anadolu’dadır. Buralarda ele geçen buluntular dünya çapında üne sahip olmakla beraber ünlü Bergama sunağı kabartma ve heykellerinin, Berlinde; Halikarnassos (Bodrum) mezar anıtı parçalarının da Londra’daki müzelerde olduğunu hatırlatalım. Efes ve Magnesia Artemis tapınakları, Didyma ve Teos’daki bazı tapınaklar da Helenistik buluntular vermişler, böylece İzmir ve Aydın bölgesi müzeleri bu dönem eserleriyle zenginleşmişlerdir.
Roma çağı eserlerini Doğu Anadolu dışındaki bütün bölgelerde görmek mümkündür. Anadolu’nun Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyaleti olduğunu hatırlamak gerekir. İ.Ö.1. yüzyıldan itibaren bütün Roma çağını Anadolu müzelerindeki sayısız buluntulardan izleme olanağı vardır. Ülkemizde eski Helen yerleşmelerinin üzerine yeniden inşa edilen veya ilk kez kurulan yüzlerce Roma kenti bulunmaktadır. Bunlar Akdeniz, Ege bölgesinde yoğun olmakla beraber Orta ve Kuzey (Karadeniz) Anadolu’da ve Trakya’da da vardır. Bütün bu antik Roma yerleşmelerinde çeşitli yollarla ortaya çıkarılan on binlerce Roma eseri müzelerimizi süsler. Bilindiği üzere Romalılar yalnız özgün eserler yaratmakla kalmamış, klâsik Yunan şaheserlerini de kopya etmişlerdir. Mimarî üstünlüklerinin kanıtı olan mimarî aksesuarları, mozaikleri, freskoları ve taş oymacılık eserleriyle ünlüdürler. Fresko konusunda Efes Müzesi, mozaikleriyle de Hatay ve Gaziantep müzeleri zengindir.
 
Roma eserleri konusunda iddialı ve zengin müzelerden bazıları şunlardır: Antalya, Afrodisias, Efes, Bergama, İzmir, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Denizli Hierapolis, Manisa, Side. Denilebilir ki Türkiye müzelerinin en bol ve zengin koleksiyonları Roma çağından kalan objelerden oluşur. Helen ve Roma dönemlerine ait olmasına rağmen türü itibarıyla farklı olan ve küçük birer hazine niteliğindeki takılardan oluşan mezar buluntuları, bazı müzelerimizin ünlenmesine yol açmıştır. Samsun, Tekirdağ, Uşak bunlardan sadece birkaçıdır.

 

Hatay Müzesinin kurulma çalışmaları, Hatay henüz ayrı bir devletken, Fransız Arkeolog M. Prost'un önerisiyle 1934 yılında başladı. 1939 yılında Hatay'ın anavatana bağlanmasıyla müze de Türkiye'ye devredilmiştir. Hatay Müzesi zengin mozaik koleksiyonları ile ünlüdür.

 

İstanbul’un (Konstantinopolis), Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olması, Bizans sanat ve mimarlığı konusunda, başta bu ilimiz olmak üzere bütün Türkiye’nin iddialı ve önemli kalıntılara sahip olması sonucunu getirmiştir. Bizans sanatı büyük ölçüde Hristiyanlıkla ilişkili olduğundan, taşınır ve taşınmaz kalıntılarının çoğunluğu dinî nitelik taşımaktadır. Özellikle dinî mimaride hiçbir ülkede Türkiye’dekiler ölçüsünde görkemli ve bol anıt bulunmaz. Nitekim ülkemizde de genellikle kilise örnekleriyle tanıdığımız bu yapılar, Anıt - Müze olarak halka açılmışlardır. Ayasofya bunların başında yer alır. Bizans’ın merkezi ve Hristiyanlık tarihinde önemli bir yeri olmasına rağmen Türkiye’de, özellikle İstanbul’da bu dönem sanatına ait bağımsız bir müze yoktur. İstanbul Arkeoloji Müzelerinde mevcut bir seksiyon ile yeni açılması plânlanan Aya İrini Atriumundaki müzenin bu eksiği gidermesi beklenmektedir. Aya İrini Atriumunda, Ayasofya müzesi depolarında bulunan yakın tarihe ait ve Anadolu Hristiyan tarihiyle ilgili objelerin ve ikonaların sergilenmesi plânlanmaktadır. İzmir, Efes, Antalya, Antakya, Ankara, Çanakkale, Trabzon, Samsun, Bergama, İznik, Hierapolis müzelerinde Bizans döneminden ilginç objelerin bulunduğu vitrinler yer alır.

Ülkemiz ve ulusal tarihimiz açısından çok önemli olmasına rağmen müzelerimizde Selçuklu Dönemine ait küçük buluntular yeterli nitelikte ve ölçüde sayılmaz. Bu durum Selçuklu yerleşmelerinde yapılan kazıların yetersiz oluşundan kaynaklanıyor olabilir. Doğal olarak Selçuklu eserleri bakımından en zengin müzelerimiz Konya’da bulunmaktadır. İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesinde de önemli buluntular vardır. Bu müzelerdeki taşınır objeler daha çok çini, keramik, taş ve maden eserlerden oluşur. Türk İslâm Eserleri Müzesinde ayrıca Selçuklu halılarından da önemli örnekler yer alır.

 Osmanlı eserleri de müzelerimizde yeterince temsil edilememektedir. Bunun tek sebebi Osmanlı Dönemi eserlerinin müzelere mal edilmesindeki gecikmedir. Bu konuda en zengin konumda bulunan müzemiz, Topkapı Sarayı’dır. Bu müzemiz, sarayın ata yadigârı eşyasını günümüze kadar korunarak ulaştıran bir misyon üstlenmiş gibidir. Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi ve Konya Müzesinde de Osmanlı sanatıyla ilgili önemli eserler vardır. Bunların dışında kalan müzelerimizdeki mevcut Osmanlı Dönemi eserleri, henüz yeterli bilimsel değerlendirme ve araştırmaya alınmış değildir. Kaldı ki, daha önce belirtildiği gibi İznik çinileri, bazı tekstil malzemeleri konusunda Avrupa müzeleri daha zengin gözükmektedir.

Son dönem Osmanlı objelerinin henüz birkaç yıl önce Yıldız Sarayı’nda toplanarak müzeleştirilmesi bu sarayın tarihiyle uyumlu bir uygulama olmuştur. Osmanlı dönemi sanat eserleri, müzelerimizde etnografik eşya kapsamında küçük koleksiyonlar halinde ve folklorik nitelikli objelerle karışık bir halde sergilenmektedirler. Bazı eski tekke ve zaviyelerden gelen dinî nitelikli tarikat eşyası da bu koleksiyonlara katılmaktadır. Birçok müzemizde uzman eleman azlığı nedeniyle mevcut objelerin bilinçli ve bilimsel tasnifi ve değerlendirilmesinin tamamlandığını da iddia edemeyiz. Bursa, Edirne, Erzurum, İzmir, Bergama, Kütahya, Kocaeli, Sinop, Sivas, Yozgat, Tokat, Amasya, Söğüt (Bilecik), Burdur, Eskişehir, Çanakkale, Kayseri, Adana, Balıkesir, Samsun, Gaziantep’te de etnografik malzemeyle birlikte, ayrı müzeler halinde de olsa, sergilenen koleksiyonlar daha çok folklorik nitelikleriyle ön plâna çıkarlar. Bu müzelerimizin bazıları bölgenin farklı ve ilginç mimarisine ve iç dekorasyonuna sahip evleri restore edilmek suretiyle onların içinde kurulmuştur.

 

Türk ve İslam sanatı eserlerini topluca karşılayan ilk müze olan Türk ve İslam Eserleri Müzesinin kuruluş çalışmaları 19. yüzyıl sonunda başlamış, 1913 yılında tamamlanmıştır. 1914 yılında Süleymaniye Camisi Külliyesi içindeki imaret binasında "Evkaf-ı İslamiye Müzesi" (İslam Vakıfları Müzesi) adıyla açılan müze, Cumhuriyet'in ilanından sonra Türk ve İslam Eserleri Müzesi adını almıştır. 1983 yılında, İbrahim Paşa Sarayı'na taşınan Müze 1984 yılında Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri Özel Ödülü'nü kazanmıştır. Koleksiyonlarında 40 bini aşkın parça bulunmaktadır.

Vakıflara bağlı Teberrukât ambarlarından seçilen eserlerle oluşturulan Vakıf müzeleri, başlangıçta çok iyi bir düşünce olmakla beraber gereken desteği ve ilgiyi görmemiştir. Halen bu türden birçok nitelikli eser, depolarda bekletilmektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün İstanbul’da Halı - Kilim, İnşaat ve Ahşap sanatı (kapalı) ve Hat sanatları müzeleri bulunmaktadır. Özel müzelerden İstanbul’daki Sadberk Hanım, Konya’daki, Belediyeye bağlı Koyunoğlu Müzeleri yakın tarihimize ait sanat eserleri açısından zengindirler. Askerî nitelikli olmakla beraber İstanbul’daki Askerî Müze ve Deniz Müzesinde de Osmanlı sanatı eserleri açısından göz ardı edilmemesi gereken önemli koleksiyonlar bulunmaktadır.

 1952 yılında açılan Kastamonu Arkeoloji Müzesi, Ulusal Mimarlık Akımının öncülerinden Mimar Kemalettin Bey tarafından 1910 yılında İttihat ve Terakki Kulübü olarak inşa edilen binada hizmet vermektedir. Müzede, Hitit, Frig, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli metal kaplar, cam, pişmiş toprak eserler, heykeller ve mezar stelleri sergilenmektedir.

 Çağdaş Türk şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı’nın Diyarbakır’da doğup büyüdüğü ev 1973 yılında Kültür Bakanlığı tarafından müze haline getirilmiştir. Kitabesine göre 1733 yılında inşa edilen ev aynı zamanda yöresel plân özellikleri yansıtmaktadır.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->